Bandırma, sanki tamamlanmamış bir sanat eseri gibi.
Renkleri var, ışığı var, ama dokunuşu eksik…
Ve en eksik olduğu yer, turizm.
Oysa bu şehir, biraz özenle bir Ege kasabasının huzurunu da, Marmara’nın dinamizmini de sunabilecek kadar özel.
Ama kimse farkında değil.
Bir tur firması olsanız Bandırma’ya tur düzenler miydiniz?
Ya da rotanıza dahil eder miydiniz?
Çoğu etmiyor. Çünkü “göze hitap eden” bir şey bulmak zor.
Üniversite öğrencileri olmasa, esnaf kepenkleri indirmek zorunda kalır belki.
Şehir, gençliğin nefesiyle ayakta duruyor.
Ve şimdi gelelim meselenin bam teline:
Bandırma Limanı.
Evet, o şehrin kalbine saplanmış beton hançer…
Kentin göbeğinde, denizle halkın arasına çekilmiş bir duvar gibi duruyor.
Bir zamanlar sahilinde yürünebilen, denizi seyredilen, martı seslerinin duyulduğu yer,
şimdi konteyner sesleriyle, egzoz dumanlarıyla, pas kokusuyla dolu.
Şehrin kalbinde devasa vinçler yükseliyor,
ama Bandırma’nın ufku alçalıyor.
Bir liman düşünün; kente hayat vermesi gerekirken, nefesini kesiyor.
Ekonomiye katkısı elbette var denebilir, ama şehrin kimliğine ettiği zararı kim hesaplıyor?
O dev ticari liman, Bandırma’nın denizle olan bağına beton döküyor.
Halkın deniziyle arasına kalın bir çizgi çekilmiş durumda.
Oysa bir yat limanı olsa orada…
Yanında balık restoranları, yürüyüş yolları, gün batımına karşı kahveler…
Kim istemezdi böylesi bir manzarada yaşamak, böyle bir şehirde nefes almak?
Ama hayır. Bandırma’nın denizine hâlâ ulaşmak yasak gibi.
Birileri limanı kentin göbeğine hapsetmiş,
Bandırma’yı ise kendi potansiyeline zincirlemiş.
Artık biri çıkıp sormalı:
Bu şehir kimin için var?
Sanayiye mi, konteynere mi, yoksa burada yaşayan insanlara mı?
Bandırma sadece sanayiyle değil, deniziyle, doğasıyla, ruhuyla da var olmalı.
Belki o zaman Bandırma, “uğranmadan geçilen şehir” olmaktan çıkar,
gidip görülmeye değer bir kent olur.
Ve kim bilir…
Belki o gün geldiğinde, bu rüya artık rüya olmaktan çıkar.
Tabelasında da yazar: “Bandırma – İl”

